23 Mart 2017 Perşembe

"TÜRKİYE'DE KADIN OLMANIN DAYANILMAZ GÜÇLÜĞÜ" & "AZINLIK KİME DENİR? (VE GÜNDEMDEKİ HOLLANDA)" NİLGÜN GÜRESİN

Nilgün GÜRESİN
TÜRKİYE'DE KADIN OLMANIN DAYANILMAZ GÜÇLÜĞÜ
NİLGÜN GÜRESİN
20. Yüzyılda İstanbul’da doğduğumda dahi Türkiye’de “kadının saygınlığı”bugünkünden daha fazlaydı. Cumhuriyet çocuğu olan annem ve onun arkadaşlarının hemen hepsi zor savaş koşullarında yaşamış olmalarına rağmen iyi eğitim almış, çoğu meslek sahibi, özgüveni yüksek, kadın-erkek eşitliğini benimsemiş bireylerdi.
Müslüman, Yahudi, Ermeni, Rum ama laik ve Cumhuriyetçi olan bu kuşaklar birbirlerine düşman değil, komşu, arkadaş olmuş, demokrasiye ve ülkenin geleceğine inanmış kentlilerdi. Mazbut yaşarlar ancak tiyatroyu, konseri, konferansı atlamazlar ve en önemlisi kızları ve oğulları arasında bir ayırım yapmadan onları 21. yüzyıl Türkiye’sine hazırlamaya çalışan fedakar kuşakların temsilcileri idiler. 
Ana, babalarımız ne yazık ki, yanılmışlar.
21. yüzyıl Türkiye’si ileri değil, gerisin geriye gitti. Erkeklerimiz daha bir maço, daha bir şiddet yanlısı, kendinde her hakkı görüp, kadını, kızı aşağı gören, hayvanları, çiçekleri, doğayı sevmeyip,  altına bir cip, eline son moda bir telefon çekip, herhangi bir üniversitenin diplomasını da alınca kendini kral, kural ve sınır tanımamayı ise büyüklük zanneden; hayatında bir kez olsun Fazıl Say dinlememiş, geleneksel, ayakkabılarını hala kapının dışında çıkaran, davranış biçimi kentli değil, taşralı bireyler oldular.
Kadınlarımız ise evde oturmayı tercih edip, bütün gün televizyon seyreden, akılları fikirleri güzellikte, alışverişte, ekonomik olarak erkeğe bağımlı, özgüveni az bireyler olarak yetiştiler. Hani “genç ülke Türkiye” diye övünüyoruz ya, gençlerin davranışlarına, hedeflerine, meraklarına bir bakın, neyin peşindeler göreceksiniz? Amaç “köşeyi dönme”. İstisnalar ise kaideyi bozmuyor maalesef ve onların da birçoğu kendilerini batıya atabilme peşinde. Haksız da değiller. İşte bugün Türkiye’yi ben böyle görüyorum. “Ama başka ülkelerde de şu, bu oluyor” demesin kimse bana. Zira başkaları beni ilgilendirmiyor.
Ben 30 yıla yakın çalıştığım, emek verdiğim, canımı, dişime takarak savunduğum Türkiye’nin hala 7. yüzyıl kafasıyla yönetilmeye çalışıldığını görünce, okuyunca, duyunca destekleyecek bir şey bulamıyorum. 21. yüzyılın 2016 yılında Türkiye’de adaletin, hukukun, demokrasinin  “evrensel tanımlara uyması” gerekmediğini söyleyenler çıkınca üzülüyorum ama pek de şaşırmıyorum. Engelli kızına yıllarca tecavüz etmiş bir sapık adamın müebbet hapse mahkum edilmesi için bir kampanya başlatmaya Gerek Olmadan bu ülkenin kanunlarının, savcılarının, hakimlerinin ve adil yargısının görevini yapmasını bekliyorum. Tüylerimi diken, diken eden meşhur tecavüz önergesi şu veya bu nedenle geri çekilince toplumun memnun, mesut, şarkılar söylemesini değil, Türkiye’nin nasıl oldu da böyle önergeler verebilen vekiller seçtiğini düşünmesi gerektiğini hatırlatıyorum. Şort giyen bir genç kıza saldırana akıl vermek yerine, Türk kadınını, anasını, bacısını yücelten kanunların çıkartılmasını destekleyen erkekler arıyorum.
Türkiye bilmem kaçıncı büyük ekonomiye sahip, şöyle hukuk devleti, Avrupa bize akıl öğretmesin, bu yabancılar önyargılı ve bizi kıskanıyorlar da ondan falan iddiaları ile uyutulmaya çalışılmaktan bıktığımı ve bunları söyleyenleri ise çeşitli dünya istatistiklerini incelemeye davet edip, Türkiye’nin yerine bir göz atmalarını öneriyorum. 
Bu güzel ülkeyi sadece Atatürk ve arkadaşlarına borçlu olduğumuzu bir kez daha hatırlayarak...
***
AZINLIK KİME DENİR? (VE GÜNDEMDEKİ HOLLANDA)
NİLGÜN GÜRESİN
Hollandalılar kendi ülkelerindeki azınlıklara allochtone derler.
Ben de bir Türk olarak o ülkede yaşarken allochtone kategorisindeydim. Bu kategori meselesini ilk duyduğumda çok tuhafıma gitmişti. Kendini bir “dünya vatandaşı” olarak düşünen ve öyle de olan bana, benim alnıma birdenbire bir etiket yapıştırılmıştı. Üstelik de benim rızam olmadan…
Ha, diğer taraftan da sarı saçlı, yeşil gözlü ve yaz ayları hariç beyaz tenli olduğum için de canımı sıkan “ Siz kesinlikle Türk olamazsınız” yorumları…
Azınlık olma duygusunu işte böylece tattım ve zaman içersinde kendi ülkemdeki azınlıkların ve kendini azınlık olarak hissedenlerin duyarlılığını da bu nedenle içten içe anlayabilme yeteneği geliştirdim.
Şimdilerde kendi yaşadığım topraklarda da allochton olma tehlikesiyle karşı, karşıya olduğumu düşünmeye başladım. Başımda türban olmadığı için; oruç tutmadığım için; Asmalımescit için… İstanbul’da artık mahalle baskısını burada doğup, büyümüş ve birkaç kuşak İstanbullu olan ben de hissediyorum.
Geçen hafta (Ramazan öncesi) aniden Asmalımescit’e baskın yapan zabıta ekipleri orada oturmuş ailecek veya arkadaşı, sevgilisiyle sakin, sakin yemeklerini yemekte olanlara hiç ama hiç aldırmadan, masa, sandalye, buzdolabı Allah ne verdiyse toplayıp, götürmüşler. Neymiş efendim “Restoranlar işgaliye ödemeden masaları sokaklara koyuyorlarmış”…
Buna kimsenin itirazı yok. Vergini vereceksin; işgal ettiğin yerin bedeli neyse onu ödeyeceksin. Ama bu baskın yapma tarzı insanı düşündürüyor. Gözdağı gibi adeta… Sovyetler Birliği, Doğu Almanya, Bulgaristan öykülerini anımsatıyor. O gün orada güzel bir vakit geçirmeye gidenlerde ise ister istemez “azınlık” duygusu ve korkusu başladı.
Sorum şu: Bu benim yaşam tarzıma yönelik yeni bir tavır mıydı? Önce Ankara’da ailesiyle birlikte içkili restorana gitti diye gözaltına alınan gencin başına gelenler; daha sonra Boğazkesen’deki galeriye yapılan saldırı….
Bunlara “Dur” demek kime düşer sizce?
Cevabını bilen varsa beri gelsin...

21 Mart 2017 Salı

BABAM SEVDİRDİ (TAYFUN TALİPOĞLU) İsmahan ÇERİBAŞI

BABAM SEVDİRDİ (TAYFUN TALİPOĞLU)
İsmahan ÇERİBAŞI
Cümlenin bittiği ya da bütün ezberinin bozulduğu zamanlar vardır… Dermanın kalmaz bir söz söylemeye, senin için önemli olan insan herkes için önemli olmadığı için canın yanar, üzülür, köşene çekilir bir rahmet okursun…
Bugün; yani 21.03,2017 Salı… O tarifsiz acının yaşandığı günlerden sadece biri…  Saat 10 gibi telefon çaldı, arayan babamdı…
- Duydum mu kızım,
- Neyi baba
- Tayfun talipoğlu ölmüş,
- Ölmüş mü?
Söyleyecek söz bulamadım, ayağıma prangalar vuruldu, dilime bir mühür… İçim den birden cız diye ses geldi… Albüm çalışmalarını izlediğim, kitabını beklediğim, hafta sonu İstanbul da olduğunu bilip gidemiyorum diye üzüldüğüm adam; Tayfun TALİPOĞLU ölmüş… Kalbine yenil, miş böyle bir adam nasıl kalbine yenilir, aklım almıyor… Yüreğimize cemre düşüren, yolların hikâyesini yazan adam, nasıl olur da kendi hikâyesini bu kadar kısa sürdürür… İnanmak kabul etmek istemediğim ölümlerden sadece biri Tayfun TALİPOĞLU…
2010 yılıydı, Üniversite öğrenimi gördüğüm okula söyleyişi için gelmişti Sayın Talip TALİPOĞLU…. Saatler öncesinden yerimi almış can kulağı ile onu dinlemek için hazırlanmıştım… Babamın yıllardır televizyondan gösterdiği adam… Şiirlerini, köşelerini zevkle okuduğum, dinlediği adam karşımdaydı… En başta söylemişti “ lütfen telefonlarınızla dikkatimi dağıtmayın” diye… Belliydi, dağınık olanı toplamaya gelmişti…  
Seviyordum, babam sevdirmişti onu bana… Sabah erken saatlerde “bamteli” adlı programını erkenden kaldırıp “bak çocuklar nasıl okuyor” diye nasılda izletirdi… Ne günlerdi be babam…  Neyi nasıl anlatacağını bilirdi, çaresizliği iki cümle özetler hayatıma ilmek-ilmek işlerdi… Her türküyü sazı çalmayacağı gibi dili her sözü de söylemezdi… 
Bugün 21.03.2017 Salı… Ve…
*** Gidiyor babam… 
Yüreğimize cemreyi düşüren insan,
Bıkmış artık… 
Sevmeyecekmiş, görmeyecek, duymayacakmış…
Gidiyor babam… 
Her sabah soframıza aldığımız adam…
Gözlerde yaş, kapıda gam var,
Yolları, yol hikâyesini yazan adam,
Noktayı koydu gidiyor… Seni beni bizleri görmeden gidiyor…
Mekânın cennet olsun güzel insan…
Ismahan ÇERİBAŞI

9 Mart 2017 Perşembe

İKTİBASLAR: “GAZETE YAZARLARI” DÜŞMANINA BENZEMEK Aydın ÜNAL (*), YENİ ŞAFAK Gazetesi - 26 Mayıs 2016

İKTİBASLAR: “GAZETE YAZARLARI”
DÜŞMANINA BENZEMEK
Aydın ÜNAL (*), 
YENİ ŞAFAK - 26 Mayıs 2016
Derler ki; göçebe Moğollar, şehirlerde kötü ruh olduğuna inanır, şehirlere sadece yıkmak, yakmak, yağmalamak için girerler ve şehirlerde asla kalmazlardı. Şehir insanlarının, şehrin kötü ruhunun esiri olduğunu düşünür, şehirlerde taş üstünde taş bırakmadıkları gibi baş üstünde de baş bırakmazlardı. Ne zaman ki göçebeliği bırakıp şehirlerde yaşamaya başladılar, yani düşmanlarına benzediler, işte o zaman güçlerini yitirdiler.
“Savaş, ölünce değil, düşmanına benzeyince kaybedilir."
Bosna savaşı sırasında Merhum Aliya İzzetbegoviç'e gelen askerler, Sırpların çocukları öldürdüklerini, kadınlara tecavüz ettiklerini, işkence yaptıklarını; buna misliyle karşılık vermek istediklerini söylerler. Begoviç, “Sırplar bizim öğretmenimiz değil" diye cevap verir.
80'lerde üniversite gençliği öğrenci evlerinde sabaha kadar çay ve sigara eşliğinde siyasetin meşru bir araç olup olmadığını tartışır, “düşmanın silahıyla silahlanınız" şeklindeki mevzu hadisle siyaset karşıtları susturulur, tartışmalar sona erdirilirdi.
Neyse ki, Refah Partisi, her araç ve yöntemi meşrulaştıran bu anlayışın tuzağına düşmedi.
Fetullah Gülen hareketi, siyaseti meşru bir yöntem olarak görmüyordu. Ne gariptir ki, siyasetin dışındaki her araç ve yöntemi, hem de istisnasız her araç ve yöntemi, hedefe ulaşmak için meşru ve mübah gördüler.
Yeryüzünde, sınırları, ilkeleri, kuralları bu kadar esnek bir başka yapı yoktur. Hedefe ulaşmak için gerekiyorsa, alkol almak, fuhuş yapmak, hırsızlık, yalan, iftira, nüfuz kullanma, baskı, zulüm, işkence, ayrımcılık, sömürü ve daha nice gayri meşru, insanlık dışı davranışı meşru ve mübah olarak gördüler. Hizmet için alınan alkolün, yapılan fuhşun, hırsızlığın Cennet'e götüreceğine inanmaktan ve inandırmaktan çekinmediler. Sıkıştıkları yerde, rüyalarında gördüklerini iddia ettikleri ya da dizilerine malzeme ettikleri Hazreti Nebi'yi istismardan bile kaçınmadılar.
“Zaferle değil, seferle mükellefiz" ya da “gayret bizden, tevfik Allah"tan" gibi hikmetli sözleri, “zaferin sahibi ancak Allah'tır" gibi ilahi ikazları çiğneyip geçtiler.
Mahremi izlerken, gizliyi dinlerken, soru çalarken, “himmet" adı altında emeği sömürürken, polisleri ve yargıdaki müritleri eliyle suçluları kayırıp masumları hapsederken, bunları hep ibadet aşkıyla yaptıklarına inandılar.
Bu kirli, insanlık dışı ve gayri meşru yöntemleriyle Türkiye'de bir müddet saltanat da sürdüler; hatta tam bir hakimiyetin eşiğinden döndürüldüler.
Haşhaş alıp rahatlıkla, kaygısızca cinayet işleyen ve ölüme gülümseyerek giden Hasan Sabbah'ın Haşhaşilerini bugün nasıl ürpertiyle hatırlıyorsak, Fetullah Gülen ve onun fedailerini de tarih kuşkusuz ürpertiyle hatırlayacak.
2013 yılından beri bu büyük düşmanla kıyasıya mücadele veriyoruz.
Mücadelemizi hukuk içinde, insani ve vicdani ilkeler çerçevesinde yürütüyoruz.
Düşmana benzememek, düşmana, onun gayri meşru araçlarıyla cevap vermemek için de tam bir hassasiyet gösteriyoruz.
Ne var ki, bunun istisnaları ortaya çıkmaya başladı.
FETÖ ile mücadele ederken, FETÖ'nün yöntemlerine başvurmak gibi son derece yanlış, hatta sapkın bir yola tevessül edenler türemeye başladı.
Yalanı, iftirayı, suizannı, yargısız infazı yöntem olarak benimseyen; isimsiz yazıların, bilinmeyen hesapların arkasına gizlenip sağa sola hain damgaları vuranlar ortaya çıkmaya başladı.
Begoviç'in işaret ettiği gibi, düşmanını kendisine öğretmen tutan, düşmanından öğrendiklerini dostlarına uygulayan namertler türemeye başladı.
Sözünü mertçe söylemek, iddiasını mertçe dile getirmek, ortaya çıkıp mertçe mücadele etmek yerine, FETÖ gibi namertçe, gizlenerek, saklanarak, sinsice iş görme sevdasına giren bir güruh zuhur etti.
Gayri meşru araçlarla, gayri meşru yöntemlerle, meşru bir dava güdülmez.
Bizim siyasetimiz en başından itibaren meşruiyet zemininde yürüdü. Gayri meşru yöntemlere tevessül edenler tasfiye olup gitti. Hareketi zehirlemeye çalışanları bünye reddetti.
Onlar edepsiz olabilir; biz olamayız. Onlar küfredebilir; biz edemeyiz. Onlar mahreme, el, dil, göz uzatabilir; biz uzatamayız. Onlar gizli hesapların, sahte isimlerin, perdelerin, hendeklerin, eteklerin, maskelerin arkasına saklanabilir; biz saklanamayız. Onlar Müslüman gibi görünüp gavur gibi hareket edebilir; biz edemeyiz. Onlar haramı helal, helali haram görebilir; biz asla göremeyiz.
Namert yöntemlerle mert olunmaz.
Düşmanına benzediysen, bilesin ki, kazansan da kaybettin.
***
(*) 1970 yılında Ankara'da doğdu. Ankara Merkez İmam Hatip Lisesi, ODTÜ ve Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde okudu. Yörünge, Belde, Ülke, İkindi Yazıları, Hece, Tezkire gibi yayınlarda yazdı. Hak-iş Basın danışmanlığı, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı Danışmanlığı, Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı görevlerinde bulundu. 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde Ankara Milletvekili seçildi. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu ve NATO PA Üyesi. Türkiye - Filistin Dostluk Grubu Başkanı. Evli, 1 çocuk babası.

7 Mart 2017 Salı

TÜRK MİLLETİ’NE BORCUMUZ VAR (SANAYİCİ, İŞ ADAMI İDRİS YAMANTÜRK) - Eğitimci, Araştırmacı - Yazar: Sıddık DEMİR

TÜRK MİLLETİ’NE BORCUMUZ VAR
(SANAYİCİ, İŞ ADAMI İDRİS YAMANTÜRK)
                                                                                                          Sıddık DEMİR
,
Bir zamanlar İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu olup da devletimizin kaderinde önemli rol üstlenmeyen yok denecek kadar azdı. Bir kısmı anlı şanlı devlet adamı oldular. Bir kısmı siyasetten uzak kalsa da kendi alanında bürokrasinin zirvesinde, devletine hizmette bulunmuş, bir kısmı da KAMÇATKALI İDRİS gibi siyasetin mutfağında görünse dahi siyasete girmemeye itina ederek iş adamlığına soyunmuş, birçoğu da kişisel tercihlerinden olsa gerek teknik adam kalarak öne çıkmamış İTÜ mezunlarıdır. Velhasıl bu okul mezunu kadrolar devletimizi uzun müddet yönetmiş çok renkli simalardır.
            Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunları ile beraber bizzat devlet olmuş kadrolardır. Temellerin inşası bu iki okul mezunları tarafından atılmıştır. Bir Süleyman DEMİREL, bir Ferruh BOZBEYLİ, bir Tevfik İLERİ, bir Cemal KÜLAHLI, bir Turgut ÖZAL, bir Necmettin ERBAKAN, bir Recai KUTAN, bir Üzeyir GARİH, bir Mehmet TURGUT ve bir İdris YAMANTÜRK gibi dev hacimli insanların hizmetleri şayet yok kabul edilmiş olsa Türkiye bugün bu noktada olamazdı. Birçoğu ülkesine karşı borcunu ödemiş ve ebedi âleme intikal etmiştir. Onları ve diğer bilumum hizmet erlerini rahmet ve minnetle anarak biz KAMÇATKALI İDRİS olarak İTÜ’ den namlanan İdris YAMANTÜRK büyüğümüzle baş başa kalalım.
            “Türk milletine borcumuz var” adı altında bir cumhuriyet çocuğunun hayat hikâyesi. 2014 yılında kaleme alınmış olup yaklaşık 500 sayfa civarında hacimli bir çalışma etrafında âcizane kalem oynatacağız. Merhum Süleyman DEMİREL kendisine defalarca “İdris’ çiğim hatıralarını kaleme al” uyarısına binaen, gecikmeli olsa da bu işi yazarı Osman Çakır ile uzun bir çalışma sürecinde mesai sarf ederek vücuda getirmişlerdir.
            KAMÇATKA;
            Asya’nın doğusunda Japonya’ya doğru uzanan bir yarımadaya verilen isim olup İdris YAMANTÜRK’ e Solcular tarafından takılan bir lakaptır. Kendisi Rize Hemşinlidir. Velakin İlçe insanlarının kökü kömeci üzerinde oluşturulan yanlış algıyı kırmak için yapmış olduğu araştırmalarda Orta Asya menşeli Türk kökenli olduğu bilgisine ulaşır. Hemşinli hemşerilerini de bu konu da hep uyarır. Tarihi kökenlerle ilgili araştırmaları, solcu arkadaşlarının yanında onu TÜRKÇÜ-TURANCI anlamında KAMÇATKALI olarak tanınmasına vesile olur.
            Demokrat Partinin Milli Eğitim Bakanı merhum Tevfik İLERİ’ de İdris beyin okulda üst devresidir. O da Hemşinlidir. İdris Bey sonradan öğrenir Hemşinli olduğunu. Bir sohbet toplantısında Tevfik İLERİ “Herkesin kalbi KÜT KÜT sesi ile atarken benim ki TÜRK TÜRK diye atar” dediğine şahitlik eder. Zamanla böyle bir münevver adamın bacanağı olur. Aile bağlarını güçlendirir. Bir ömür bacanağı, ağabeyi, hemşerisi ve dava arkadaşı Tevfik İLERİ’ yi hep hayranlıkla takip eder. Ta ki Menderes’e yapılan dramatik eziyetleri o da yaşadıktan sonra, rahmetli olana kadar. Kayseri ceza evinde mahpus yatarken ilerlemiş kanser hastalığından kurtulamaz. İzinli olarak çıktığı Ankara da rahmetli olur.
            27 Mayıs İhtilâli:
            Öyle enteresan konular bu hatıra kitabına girmiş ki, bilenler bilir ama meraklı olanlara kitapta yer verildiği kadarı ile değinilerek aktarmakta önemlidir. Yazıyla da olsa nakil bilgiler kuşaktan kuşağa aktarılmalıdır. İdris YAMANTÜRK’ ün anılarında değindiği bacanağı Tevfik İLERİ’ nin Bakanlığı sırasında bir köylü bir kilogram var yok tereyağını evine vararak eşi Vasfiye Hanıma zorla verir gibi bırakır. Devletin Bakanı o gün için bacanağı İdris Beyle eve geldiğinde olaya muttali olur. İdris Beyin yanında hanımına bu hediyeyi aldığı için söylemediğini bırakmaz. Bu işler önce küçük, bilahare büyük olur diyerek Vasfiye hanımı uyarır.
            Böylesine şuurlu bir adam henüz 19 yaşında bir İTÜ ‘li iken MTTB Genel Başkanı olur. Kardeşi Ömer İLERİ’ de İTÜ’de öğrencidir. Öğrenci iken iki kardeşin tek ayakkabı ile okula gittikleri söylenir. Fakirlik diz boyu ama insani alt yapı o kadar sağlam ki ileride Bakan olmasına rağmen bozulma emaresi hiç görülmez. Bacanağı İdris Bey ile aynı kumaşın parçaları olurlar. Kardeşi Ömer ile aynı ayakkabının sırayla giyilerek okula gidilme durumundan, bir kilogramlık gönüllü ikramla ortaya konulana tepki aynı şeydir. İTÜ’ne giriş o zaman orta mektepten sonra imtihanla olurmuş. Tevfik İLERİ ve başta saydığımız bilumum kudretli kadroda bu okula aynı şartlarda girmişler. Memleketin kaderinde oynadıkları rollerden dolayı bu kadro karşısında şapka çıkartmamak ne mümkün.
            İdris YAMANTÜRK’ün şahit oldukları:
            Prof. Remzi Oğuz ARIK’ da İTÜ’lü milliyetçi derneklerin flaş isimlerinden. Gençlerle sürekli sohbetleri olurmuş. İdris Beyin unutamadığı, ondan sadır olmuş “Gençler ne mutlu size ki hiçbir meselesi halledilmemiş ülkenin çocuklarısınız. Nereye atarsanız hizmet alanları bol olduğu için meşhur olursunuz” sözüdür.
           Kıbrıs’la ilgili garantörlük hakkını alan Fatin Rüştü ZORLU olmasaydı 1974’de Kıbrıs’a giremezdik. Onun için Kıbrıs Fatihi Fatin Rüştü ZORLU’ dur denilmektedir.  Dolası ile de Menderes merhumu 1953’de General Daniş KARABELEN ve yardımcısı Albay İsmail TANSU’ ya Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatını (TMT) kurdurarak Kıbrıs davasına sahip çıkmış bu insanları, batı idam ettirerek intikamını almıştır. İdris Bey anlatıyor:
            “Ankara’da çok büyük devlet işi yapıyorum. Alışkanlığımdır, hiçbir gün iş yerine saat 7.30’dan sonra ya kalmam. Duydum ki Başbakan Menderes bizimle beraber diğer şantiyeleri de zamanla ziyaret eder işlerin gidişatını gözlemlermiş. Saat 7.30’dan önce onca işe gidişlerimde bir gün kendisi ile karşılaşmadım. Gece inşaat görevlilerinden duyduğuma göre inşaatların denetimine çok daha erken vakitlerde gelir ve bilahare ayrılırmış. Adamcağız sabah namazından sonra teftiş yaptığı için karşılaşmamız nasip olmadı” demektedir. Merhum Menderesin üç oğlundan kafası en çok çalışanı Aydın’dı. Oğlu Yüksel okulunu bitirip babasının karşısına çıkarak, serbest iş yapacağı hususunda ısrar eder. Merhum Menderes buna müsaade etmez. Ona “Başbakan çocuğu bu işlerle uğraşamaz. Git kendine memuriyetlik bir iş bul” diye uyarır. Öyle de olduğunu yakın çevresi bilir. Böyle bir Başbakana karşı adice kalkışma neticesinde bertaraf edilince ihtilalcilerin akıl hocalarından Prof. Sıddık Sami ONAR ihtilalcilerin huzuruna defalarca çıkarak “Meşruiyetinizi ispat için bu devrik adamların cezalarını vermekte acele edin” diyerek sıkıştırır”.
            İTÜ. Talebe Birliği Derneğinde eski Sanayi Bakanlarından Mehmet TURGUT ve siyasetçi Recai KUTAN ile beraber çalışan İdris YAMANTÜRK, o günün meşhurlarını konuşma yapmak üzere dernekte ağırlarlar. Peyami SAFA’ nın bir konuşmasında neden “Cingöz Recai veya Server Bedi lakaplarıyla yazı yazdın” diyen bir soruya “Şayet Server Bedi olmasaydı Peyami SAFA aç kalırdı. Şu an itibarı ile huzurunuzda bu konuşmayı yapamazdı” der.
            Yine aynı dernekte başka bir tarihte Behçet Kemal ÇAĞLAR’la beraber gelen Peyami SAFA, konuşmaları bittikten sonra Behçet Kemal Çağlar’ın ateist olduğu bilindiği için “Behçet, Behçet Allah’ın varlığı yalan olmuş olsaydı her halde dünyanın en büyük yalanı olurdu değil mi” dediğine hemen yanı başında onlara yol gösteren İdris Bey şahit olur. Bu soru karşısında Behçet Kemal Çağlar sus pus olup cevap veremez. Çünkü onun “Kâbe Arap’ın olsun Çankaya biz yeter” gibi şiirleri önceden yayınlandığı bilinmekteydi.
            Bir başka zaman Romanya Büyük Elçiliğinden yeni dönen Hamdullah Suphi TANRIÖVER’ i ağırlarlar. Gagavuz Türk’leri ile görevli olduğu zaman tanışan ve ülkeye de ilk tanıtan o olmuştur. Mehmet Turgut Bey ile beraber İdris Bey “Türk Ocaklarını tekrar ne zaman açacaksınız” sualini sorarlar. O da yakında inşallah der ve 1949’da ikinci defa Türk Ocakları açılmış olur. Hamdullah Suphi TANRIÖVER Gagavuz Türklüğü için “Ormana bir duvar çekersiniz, altta kökleri üstte dalları iç içe girmek için yarışırlar. Birbirlerinden duvarla ayrılmış olmazlar. Alt ve üstte doğal olarak buluşurlar” ifadesini kullanır.
            Başkanlığını Sait BİLGİÇ’ in yaptığı İdris YAMANTÜRK, Cemal KÜLAHLI ve Ferruh BOZBEYLİ’nin yönetimini oluşturduğu Türk Milliyetçileri Derneği “Milletlere istiklal, insanlara hürriyet şiarımızdır” diyen bir cümleden dolayı kapatılır. Tevfik İLERİ’ nin “Bu çocuklar solun karşısındadır” uyarısı üzerine  “Onlar CHP’ye karşı iseler ben yanında olurum” diyen Celal BAYAR, CHP’yi inkılapların sahibi olarak gördüğü için böyle der. Yıllar sonra gazeteci Ergün GÖZE bu sözünü hatırlatınca Bayar “Hata ettik, hata ettik, af fola” diyerek cevap verir.
          İdris YAMANTÜRK zamanla çok büyük müteşebbis olur. GÜR-İŞ adı altında şirketler topluluğu yurt içinde ve yurt dışında çok ciddi projelere imza atar. İTÜ mezunları memleketin kaderinde birinci sınıf yer tutmaları İdris Beyin de ister istemez daha da büyümesine zemin hazırlar. Kendisi hatıratında “Bir gün Başbakan Demirel kendisini arayarak, falanca bakanlığa bir bürokrat atayacağım İdris, bana bir isim önerir misin dediğinde İdris YAMANTÜRK, Sayın Başbakan’ım, ben o Bakanlıkla çalışıyorum. Onun için istediğiniz bir ismi ne yazık ki öneremeyeceğim” dediğinde Demirel’den daha ziyade bu durumu gerek kendi anılarında gerekse bu yazıda muttali olanlar şahsında değerlendirmeye bırakılır cinstendir. Üstelik rahmetli Menderes’ten sonra o misyonun devamı olan ADALET PARTİSİ Genel Başkanlığı için kendisini ilk dillendiren İdris Bey’dir. Bir gün, DSİ Genel Müdürlüğü de yapmış olan Demirel’e giderek “Bizim bu işi yürütebilmemiz için, bizi silahla vuranlardan sandıkla intikam almak için ve dahası kolay meşhur edebilecek birisine ihtiyacımız var. Bana göre de bu adam siz’ siniz. Bize göre siz’ den iyisi can sağlığı. Önümüze düşer misiniz”  telkinine “Ümit ediyorum ki bize ihanet etmezsiniz” uyarısını da ekleyiverir.  Genel Başkan olduktan sonrada mütemadiyen yanında olup destek veren odur. Arkadaşı Mehmet TURGUT’ un da Demirel’in kabinesinde yer almasını, olağan üstü gün yaşandığı için “Bacına bakmayı göze alıyorsan bende ölümü göze alıyorum” şartıyla sağlar.
            Hatta Parti içi Genel Başkanlık yarışında meşhur Sadettin BİLGİÇ karşısında dahi Demirel’i desteklemiş bir iş adamı olarak bu nimetten istifade etmeyi zül kabul eden bir anlayışla “Ben o Bakanlıkla çalışıyorum, onun için benden böyle bir isim önermeyi beklemeyin” diyerek reddeden bir abide kişilik. Bu nasıl bir duruş, izah etmeden aciz kalıyor insan.
            Meşhur gönül ve fikir adamı Fethi GEMÜFLÜOĞLU, bir gün İdris Beyin kapısını çalar. Kapıyı İdris Beyin açtığını görünce yüzüne karşı “İdris, her gün bir deve keserek günahını affettirmeye çalışsan dahi kendini affettiremezsin” sözünü sarf ederek gerisin geriye dönmek istese de İdris Bey hemen koluna girerek içeri alır. Demirel’e vermiş olduğu destekten böylesi tepkiler almasına rağmen bu desteğin ranta çevrilmemesini izahata söz yeter mi?
            Bu gün itibariyle 90 yaşın üzerinde olan İdris Bey, her daim fakir fukarayı görüp gözetlemiş, darda, sıkıntıda olanlara eli ayağı uzanmış birisi olarak bu yapıyı her daim destekleyen bir Eşinin, yani TÜRKAN Hanımın olması, onun en büyük zenginliğidir belki de. Tam bir Osmanlı Hanımefendisi, şuurlu bir Müslüman, bu yönüyle Bey’inden fersah fersah ileride ama genç denilecek yaşta ebediyete intikal ederek maşukuna kavuşmuş.
            Seksen ihtilali sonrası cezaevlerinde yüzlerce sağ görüşlü mahkûm her türlü fakru zaruret içerisinde mağduriyetler yaşarken, dışarıda koli koli, henüz jelatinleri açılmamış çok çeşitli giysilerin bu mahkûmlara dağıtılması bir muamma olmayıp Hayme Hanım analarının evlatlarını düşünme merhametinde olduğu anlaşılır. Yalnız cezaevlerine mi, kim bilir benzeri isimsiz kolilerin ulaşabildiği kadarıyla onların aileleri başta olmak üzere ihtiyaç sahiplerine ulaştırma eylemlerinden belki de bu hizmetlerin muhataplarının hiç haberi olmadı. İşte O Hayme Hanım ki bu gün itibariyle naçiz bedeni toprak olmuştur, velakin ismi en az üç beş okulda yaşatılmaktadır. Allah senden razı olsun HAYME ANA. Şu son cümleyi yazarken bu fakir evladını gözyaşına boğdun ya, helal olsun sana. Bu millet bünyesinde her daim HAYME analar, her daim Süleyman ŞAH’ lar çıkarttığı gibi…
            Arif Nihat ASYA’ nın  “Takdire açılan kapılar, takdiri değiştiren dualar bilirim” şiirinde ki dualarla ebedi saadette, hep bu zenginliklerle EFENDİMİZE komşu olursunuz temennisini kabul buyurunuz efendim. 
            İsa Yusuf ALPTEKİN:
            Doğu Türkistan mücadelesinde bayrak bir insandır. İdris Beyin anılarından geçtiği gibi bahsedeceğiz. Çin devletinin doğu Türkistan üzerinde uyguladığı onca işkence ve sindirme politikası karşısında bunalan bir kısım doğu Türkistan Türkü yani Uygurlar, memleketlerini terki diyar etme mecburiyetinde kalırlar. Aylarca, yıllarca yer değiştirerek kaçtıkları vatanlarında iki istikamet üzere yürürler.  Arabistan ve Türkiye.  İsa Yusuf ALPTEKİN de Türkiye’ ye ulaşanların lideridir. Aynı zamanda Uygur Türk’lerinin son Devlet Başkanıdır. İdris Bey her daim İsa Yusuf ALPTEKİN’ i ziyaret eder. Maddi ve manevi destek olmayı görev bilir. Aralarındaki hukuk ileri derecede gelişir. Bir gün bu samimiyetten hareketle ona “Sen mi kurtaracaksın Doğu Türkistan’ı İsa Yusuf Bey” diye takılınca, İsa Yusuf Bey cevaben “Evet, benim Doğu Türkistan’ı kurtarmaya gücüm yetmez ama o Öğretmene söz verdim” der.
            Kendileri büyük bir kafile halinde Himalâyaları aşarak son Çin sınırına yaklaşırlar. Fakat geçit veren o yer kalabalık bir Çin askeri birlikle kontrol altındadır. Bütün umutlar tükenmişken içlerinden biri İsa Yusuf ALPTEKİN’ in huzuruna çıkarak, “Ben sizi bu geçitten sağ salim geçireceğim ama bir şartım var. Türkiye’ye varınca Doğu Türkistan davasını unutmayacağınıza dair vereceğiniz sözü kulaklarım iyice duysun” deyince İsa Yusuf Bey yüksek sesle “Kafile adına Doğu Türkistan davasını unutmayacağıma söz veriyorum evladım” diyerek karşıdaki kişinin talebini karşılamış olur. İdris Beyin takılmasına karşı “Kurtaramam ama o Şehit öğretmene söz verdim, sözümün üzerine bu can bu bedenden çıkıncaya kadar duracağım İdris Bey” diyerek kafasını önüne eğer.  Malum o öğretmen canlı bomba olur ve o geçitteki Çin askeri engeli öyle aşılır. İşte bir dava adamı. Sanki İdris Bey ondan daha geri.
            İdris YAMANTÜRK büyüdükçe nüfus alanı da genişler. DEMİREL hükümetlerinde kılıcının sağı da solu da keser. Ancak bu durumu ranta çevirmek ona göre değildir. Bütün iş hayatında yasal meşrutiyetin dışına çıkmaz. Dönemin Sanayi Bakanı Mehmet TURGUT’ la yakınlığını yukardaki cümlelerde belirtmiştim. Turgut ÖZAL mefhumunu Demirel’e tavsiye ederek, DPT Müsteşarlığına atattıran Mehmet TURGUT ve beyan etmemesine rağmen İdris Beyin kendisidir. 1971 muhtırasında Demirel şapkasını alıp giderken Turgut ÖZAL’ da DPT Müsteşarlığından ayrılmak zorunda kalır. Dönemin sıkıyönetimi ile ters düşen Turgut ÖZAL, ABD’ye gitmek üzere hava alanına İdris Beyle gider. Çıkış yasağı olduğu için bir müddet alıkonur. O dönemin meşhur “zehir hafiyesi” iç işleri bakanlığı yapmış olan Faruk SÜKAN’ a ulaşılarak uçuşu gerçekleşir. Bir müddet ABD’de Dünya Bankasında çalışan ÖZAL, ortalık sakinleşince Ülkesine döner. Önce ENKA adındaki bir şirkette çalışır, bilahere İdris Bey’in şirketi olan PARSAN’ da Yönetim Kurulu Başkanı olur.
            İTÜ mezunları devletin birimlerinde etkinlikleri artarak devam eder. Bunlardan biri de Üzeyir GARİH’ tir. Üzeyir GARİH ekalliyet olduğu için genelde arkadaşları ona “Gâvur” diye hitap ederler. Gülüp geçse de zoruna gittiğini seneler sonra İstanbul Hilton otelde karşılaştıklarında ”İdris maide 62’ yi biliyor musun” diyerek belli eder. İdris Bey de “Hayır” deyince, Üzeyir GARİH “Lütfen okuyup bir sonraki karşılaşmamızda kanaatinizi belirtirseniz çok memnun olurum” temennisinde bulunur. Nitekim bir başka oluşumda karşılaşırlar. Üzeyir GARİH  “İdris okudunuz mu” diyerek yanına yaklaşır. İdris Bey de “Okudum Üzeyir Bey” cevabına, halen bana “Gâvur diyor musun” deyince İdris Bey “Hayır, ben sana dün da “gâvur” demiyordum. Bahsedilen ayeti okuyunca zaten demem mümkün değil Üzeyir” diyerek Üzeyir GARİH’İ rahatlatır. Malumunuz bu Musevi iş adamı Üzeyir GARİH, Eyüp mezarlığında İslam mutasavvufu “KÜÇÜK HÜSEYİN EFENDİ’yi” ziyareti esnasında mezarlık içerisinde katledilmiştir. Yanılmıyorsam KÜÇÜK HÜSEYİN EFENDİ, Ankara Gölbaşında metfun olan Hasan BURKAY Hz.lerinin Şeyh’inin silsileyi saadetinin içinde görünen bir gönül adamıdır.
            İdris YAMANTÜRK yaşı bir asra yaklaşmasına rağmen halen iyi bir Türk Ocaklıdır. Orası ile irtibatını hiç kesmemiştir. Türk Ocakları çevresinde edindiği dostlarından biri de meşhur tarihçi Prof. Zeki Velidi TOGAN’ dır. Malumunuz odur ki Zeki Velidi TOGAN  Başkurdistan Türklerindendir. Orada doğmuş ve Rus Çar’ına karşı orada mücadele etmiştir. Bolşevik komünist ihtilalinin bir numaralı adamı olan LENİN’ le Moskova’da aynı okulda sınıf arkadaşıdır. 1917’de Ekim İhtilali öncesi Rusya Çar’larla yönetiliyordu. Sosyalist veya Marksist fikir hareketi önünde duramayan ÇAR yıkılıp gitti. Lenin’ le beraber Çar’a karşı mücadele verilirken “Halklara özgürlük. Her halk kendi kaderini tayin edebilme serbestisine kavuşacaktır”  fikrine inanmış Zeki Velidi TOGAN ihtilalden sonra arkadaşı Lenin’e bu sözü, bu vaadi hatırlatır. LENİN “Sosyalizm aleyhine olabilecek hiçbir sözüm geçerli değil” deyince Zeki Velidi TOGAN’ nın dünyası başına yıkılır. Ayni safta, ayni amaçla omuz omuza mücadele veren hemşerisi Kazan-Tatar Türk’ü Sultan GALİYEV başını kurtaramaz ama Başkurdistan Türk’ü TOGAN bir   yolunu bulup Avrupa üzerinden Türkiye’ye kendini atar. Tıpkı ayni mekânda, ayni endişelerle, ayni güzergâhı takip ederek Türkiye’ye kapağı atmış bir diğer hemşerisi Prof. Abdulkadir İNAN gibi. Bu Zeki Velidi TOGAN ki Milli Şef İnönü döneminde Türk’çüsün diyerek bir yıl mapus yatırıldıktan sonra berat etmiştir.
           Zeki Velidi TOGAN iyi bir tarihçidir. Kendi döneminin İsmail Hami DANİŞMENT, Nihal ATSIZ ve Nurettin TOPÇU ile beraber düşünce hayatının önemli âlimlerindendirler. İdris Beyin hatıralarında anladığımız kadarıyla Zeki Velidi TOGAN’ la Nihal ATSIZ aynı ekolün insanıdır. Nurettin TOPÇU ile taban tabana zıt görüş üzere olurlar. Nihal ATSIZ Anadolu’ya sonradan gelerek bu toprakları Vatanlaştırmış Milletin, Türk dünyasının şubelerinden biri olduğu tezine karşı Nurettin TOPÇU  “Anadolu milleti” diye bir söylem ortaya çıkartır. Yani ne mantıklı bir geçmişi ne de Orta Asya Türk coğrafyasıyla bir bağ kurar. Topçu’nun “Anadolu Milleti” dediği bu coğrafyada yaşayan insanlara ataları olarak Etileri, Sümerleri gösterir. Nurettin Topçu dini konuda da samimi biri olarak lanse edilse de bu gün de örneğini gördüğümüz İslam Sosyalizminin en önemli temsilcisi sayılır. Cumhurbaşkanımızın Necip FAZIL ödülünü verdiği Nuri PAKDİL gibi bir şey. Nihal Atsız’ın “Türk DÜNYASI” gibi bir derdi hep olmuştur. Anadoluculuk fikrine hiç itibar etmemiştir. Bu fikri irfanımıza sunulmaya çalışılmış palyatif bir çalışma olarak görmüş. Türk dünyası demekten imtina eden veya bu gerçeğin karşısında eziklik duyan bir takım ekalliyet meşrepli aydınların yanında durduğu durumdur bu.
            1987’de Turgut ÖZAL, seçim kanunu değiştirecek %36 oy aldığı zaman huzuruna çıkarak “Aldığınız bu oyla anayasayı değiştirme gücüne ulaştınız” deyince ÖZAL eliyle “Sus” işareti yaparak “Senden başka kimse bu hesapla gelmedi” der. İdris YAMANTÜRK bu teklifi yapmasındaki gaye Parlamenter sistemde koalisyon Hükümetlerinin gerektiği kadar Ülkeye faydalı olamadıklarını ima etmek ister. Yapmış olduğu imanın da ÖZAL tarafından anlaşılarak “Sus” işaretiyle uyarılması…
            Halkın feraseti her daim çok önemlidir diyen İdris Bey, Halk adına iş yapma potansiyeli olan her kesimle çok rahat temas kurar. Öngörüleri isabetli olmuştur hep. Mesela 27 Mayıs ihtilalinin faturasının Türkeş’e çıktığını beyan eder. Onun içindir ki TÜRKEŞ’in iktidar olması mümkün değildi der. Sebebi ise, seçmenin üçte ikisinin vicdanına mahkum olduğu için marjinal bir noktada kalması tabiidir. Hal böyleyken bir de Rahmetli Muhsin Bey’in ayrılması Türkeş’in daha da marjinalleşmesine vesile oldu. Kim bilir belki de yüzde bazında bugünkü aralıkta olmasını en başta kendi istiyordu. Öyle bir sonuçta istikrar göstermesi belki kendi isteğiydi. Yanlış anlaşılmasın TÜRKEŞ benim arkadaşımdı. YAZICIOĞLU’ nu da çok severdim. Telefon eder gelirdi, telefon ederdim gelirdi. Ancak “milliyetçilik” toplumun ortak değeridir. Bu adla bir parti olmamalıdır. Tıpkı Atatürk’ün adı veya İslam adının kullanılması toplumu böler ifadesi isabetli olup, gelinen nokta itibariyle kendisini göstermiştir.
            İdris YAMANTÜRK, sağın her yelpazesinde adı saygıya değer olduğu için bu özelliğiyle kendinden bekleneni de yapma gayreti içinde olup nemelazımcı olmamıştır. Muhsin YAZICIOĞLU ve Ökkeş ŞENDİLLER ile defalarca görüşmüştür. Yazıcıoğlu’nun ayrılık hareketini bir türlü anlamlandıramadığını bu bölünmüşlüğün telafisi için TÜRKEŞ ile dahi görüşse de Avukat Galip ERDEM merhumunun telkiniyle fazla üzerine gitmediği kendi beyanıdır. 
            Bu yazının başında beri kalem oynattığımız bütün tespitler ve tahliller, bir asırlık ömrüne henüz son noktayı koymadan, kültür hayatımızda emsali az görülen hatıralarını büyük bir emek ve sabırla kayıtlara geçiren GÜR-İŞ’in patronu, ömür boyu Türk Ocaklı, Süleyman Demirel’i keşfeden, Tevfik İleri’nin bacanağı, Mehmet Turgut’un arkadaşı ve dahası Türkan Ana’nın muhterem eşi İdris YAMANTÜRK’ e minnet şükran ve afiyetler dilerken son sözü kendine bırakalım;
            “Üzerinde yaşadığımız bu topraklar, Malazgirt’te Anadolu’nun tapusunu alanlar ile istiklal savaşında yurdumuza sahip çıkanların bize emanetidir. Bunu başaranlar, yaptıkları işe inanan, insanüstü bir gayretin, azmin ve sabrın sahibi idiler. ALLAH onlardan razı olsun. Bize teslim edilen vatanımızı daha mamur hale getirmek, milletimizi refaha kavuşturmak ve çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmak için durmadan çalışmak bir vatandaşlık görevidir.

4 Mart 2017 Cumartesi

KÜLTÜR-SANAT "Arzu KÖK" Kültür-Sanat!...

KÜLTÜR-SANAT
Arzu KÖK
Kültür-Sanat!...
“Bir ülkede akıl ve sanattan çok maddi servete kıymet verilirse, bilinmelidir ki, orada keseler şişmiş, kafalar boşaltılmıştır” der Prusya hükümdarı II. Friedrich. Şimdilerde bizim ülkemizde de maddi servet, sanattan ve kültürden önce gelir oldu. İster istemez düşünüyor insan; bizim ülkemizde bunun sebebi keseleri doldurmak mıdır, kafaları boşaltmak mıdır, yoksa her ikisi birden midir?
Yıllardır kütüphane, opera, tiyatro, sinema sahneleri satılır, kapatılır, yıkılır. Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçeden en düşük pay alan bakanlıktır bilir misiniz? Peki tiyatrolarda, operalarda, müzelerde, orkestralarda bilet satışından elde edilen gelirin direkt hazineye aktarıldığını biliyor musunuz? Bunlar yapılırken de oyuncuların ve set işçilerinin taşeron işçi statüsünde çalıştırılması söz konusudur ki tüm bunlar keseleri doldurmak adına yapılanlardır. Ancak işin en tehlikeli kısmı, bunun yanında kafaları boşaltma çabalarıdır.
Çıplak kadın heykeli gördüklerinde(ki onların gözüne çarpan şey eserdeki sanatsallık değil, çıplaklıktır) ‘’Ben böyle sanatın içine tükürürüm’’ derler. Aradan yıllar geçer, İzmir’deki ‘’Müzisyen’’ isimli ahşap heykeli müstehcen bulduklarından birileri parçalar. Kimi heykellere “Ucube” denilir ve yıktırılır. Kadın ve erkeğin yan yana, koro şeklinde çok sesli bir ilahi okunmaları günah sayılır. Filmlere sansür uygulanır, etkinlikleri iptal ettirilir, konserler engellenmeye çalışılır. Beğenmedikleri sanatçıların konserlerine ellerinde satırla, tekbir getirerek saldırır birileri, sanatçılar hedef tahtasına oturtulur, ellerinde benzinle yakmaya koyulur birileri. Bunlar yetmezmiş gibi açığa almalar, ihraçlar…vb ile kafalar boşaltılmak istenir.
Nazilere yakın bir koyu milliyetçi oyun yazarı olan Hanns Johst’a ait, Johst’un Schlageter adlı oyununda geçen bir söz geliyor akıllara: “Kültür lâfı duyduğum anda tabancamın emniyetini açarım.” Schlageter, oyunun birinci perdesinde eder bu sözü ve bu söz, Hitler’in en yakınındaki iki isme, Goebbels’e veya Göring’e atfedilir. Bu söz, yüzeysel yorumuyla, Nazilerin kültür düşmanlığının ikrarı olarak kabul edilegelmiştir. Ancak bu söz, sadece Nazizmin değil, milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin, kültürü bir millî hayat-memat meselesi sayan zihniyet dünyasının da ifadesi olmuştur aynı zamanda. Yabancı, zararlı sayılan kültür, nahoş, uygunsuz, mahzurlu filan değil, düpedüz düşmandır. Bu sebepten, zapturapt altında tutulmalı, zor kullanmaktan sakınmadan müdahale edilmelidir kültüre. Öyle de yapıldı o dönem. Örnek alanlar da devam etti yıllardır bu yönteme, ülkemizde olduğu gibi.
Sanat ve kültür özü gereği, insanları kaynaştırıcı özelliğe sahiptir. Müzik her yerdedir, örneğin; halk ayaklanmalarında, din ve inanç törenlerinde ya da savaşlarda müziğin birleştirici etkisi her zaman hissedilegelmiştir. Diğer sanat dalları için de geçerlidir bu ve özü gereği de muhaliftir sanat. Yaşar Kemal’in de dediği gibi ‘’Sanat, gerçek sanat; zulmün, şiddetin, tüketici oburluğun, insanca olmayan her davranışın karşısındadır. Çünkü bana göre ne olursa olsun her biçim sanatın birinci işi başkaldırıdır.’’
Zeybekler bir başkaldırının öyküsü değil midir? Sanat birleştirir, kaynaştırır ve başkaldırır. Bunu bildikleri içindir ki sanatı engellemek için fitne ile taarruza geçer aydınlanmayı istemeyenler. Yaklaşık son 7 aydır, yani OHAL sürecinde, FETÖ operasyonu adı altında birçok kişiye ve sanatçıya karşı başlayan açığa almalar, ihraçlar resmen bir cadı avına dönüştü. Cumhurbaşkanı bir konuşmasında ‘’Siyasetçilerin attıkları her adım, ağızlardan çıkan her söz yakından takip edilir. Halbuki sanatçıların ve sporcuların toplumu etkileme gücü, siyasetçilerden daha az değildir’’ derken hissettiği bir tehlike mi vardı dersiniz? Belki de bu yüzdendir; toplumda sanatçı, sporcu olarak bilinen bazı isimlerin sıkça saraya davet edilmeleri. Belki de bu yüzdendir Devlet Tiyatroları Genel Müdür Vekili’nin ‘’Devlet Tiyatrolarında yalnızca yerli oyunların sergileneceği’’ yönündeki sınırlamasının ardındaki gerçek.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda bir telefonla başlayan açığa almaların gerekçesi ‘’Performans eksikliği’’ olarak gösterildi. Açığa alınanlara bakıyorsunuz Türk tiyatrosunun önde gelen isimleri ki kim karar vermiş, hangi kritere göre karar vermiş, belli değil. Daha sonra Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda 31 kişi işten çıkarıldı. Gerekçesi; ‘’Eğitim durumlarının uygun olmaması’’. Peki yıllardır çalışan bu insanların eğitim durumlarındaki eksiklik yeni mi fark edilmiş, yoksa sebep çok mu farklı? Görevden almaların acıları daha kapanmamışken bu sefer de bu tiyatrocuların öğretmenleri, Ankara Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nden 6 akademisyen ihraç edildi ve bölüm fiili olarak işlevini yitirdi.
Daha sonra da iş müziğe gelmiş olacak ki, orkestra Şefi İbrahim Yazıcı ve Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası sanatçısı Filiz Özsoy ihraç edildi. Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı akademisyenlerinden piyanist Dengin Ceyhan 8 gün gözaltında tutulduktan sonra tahliye edildi. Gerekçeler ise çoğunlukla sosyal medya üzerindeki paylaşımları...vb.
Görünen odur ki kültür ve sanata yöneltilen silah net olarak belli. Onlar gibi düşünmeyen, onların yanında saf tutmayan bütün sanatçılar bir şekilde ekmeğinden edilmeye çalışılıyor. Ne yazıktır ki bu gidişat devam edecek gibi de görünüyor. Böyle giderse işçi ya da memur alımlarını sadece bir kişi belirleyecek. Bir kişinin istediği müzik tarzı çalınacak, bir kişinin istediği oyun oynanacak, bir kişinin istediği heykel yapılacak, bir kişinin istediği filmler gösterilecek, bir kişinin istediği resimler sergilenecek ya da bir kişinin istediği dans türü oynanacak. Sanatçılar kutlu doğum haftalarına etkinlik yapmaya zorlanacak. Klasik müzik, opera, bale unutturulacak büyük olasılıkla.
Unutulmamalıdır ki ‘’Sanat çok değerlidir’’ ve ‘’Sanat, içinde geleceği barındıran önemli bir silahtır’’. İşte bu nedenledir ki, sanatçılara büyük iş düşmektedir. Önümüzdeki süreçte tüm sanatçılar, özgünlüklerini, yaratıcılıklarını ortaya koymalı, üretmelidirler. Üretirken de gülmeli, eğlenmeli, halkı sanatla aydınlatarak korku salmalıdırlar birilerine. Zira sanatın gücü çok çok büyüktür. Kültürel hegemonyanın karşısına yine kültürle, sanatla çıkılmalıdır ki mücadele başarıya ulaşsın. Tüm sanatçılar birleşip, HAYIR demeli, HAYIR çalmalı, HAYIR oynamalı, HAYIR çizmeli, HAYIR sergilemelidir. Çünkü, aslında “Sanat, HAYIR içindir.”
Yoksa birileri çıkıp “Kültür lafı duyduğumda…” diyecek…
Arzu KÖK

16 Şubat 2017 Perşembe

TSK'NIN BOZULAN YAPISI SIKINTI YARATIYOR & Armağan KULOĞLU

TSK'NIN BOZULAN YAPISI SIKINTI YARATIYOR
Armağan KULOĞLU [[ 15.02.2017 - oakuloglu@gmail.com ]]
15 Temmuz FETÖ darbe girişiminden sonra ilan edilen "Olağanüstü Hal" kapsamında çıkarılan Kanun Hükmündeki Kararnamelerle, TSK'nın tüm yapısında köklü değişikliklere yol açan düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemelerin TSK ve dolayısıyla ülke güvenliği üzerinde olumsuz etkilere neden olduğu anlaşılmaktadır.
Düzenlemeler darbe teşebbüsünden önce planlanmış
Yapılan düzenlemelere bakıldığında bunların darbe teşebbüsünden hemen sonra düşünülüp, planlanıp, üzerinde çalışılarak kararname haline getirilip yayımlanmasının maddeten mümkün olamayacağı açık olarak görülmektedir. Düzenlemede sadece siyasi değil, birçok teknik konunun da sosyal hakların ifade edilmesine kadar ortaya konması bu konuyu açık olarak göstermektedir.
Yeni düzenlemede, 2014 yılında 6 kişilik bir heyet tarafından bir yıl süren çalışmanın sonunda hazırlanan "Savunma Reformu" başlıklı raporun temel alındığı anlaşılmaktadır. Bu raporun yayımlandığı tarihten sonra, benimsenen siyasi görüşe göre zamanla geliştirildiği, darbe girişiminin akabinde, darbe ve OHAL fırsat olarak görülüp, istenen revizeler de yapılarak son şekline getirildiği ve kararname olarak çıkarıldığı değerlendirilmektedir.
Köklü ve kalıcı bir düzenleme, amaç dışında, OHAL kapsamında yapıldı
Darbe teşebbüsünden sonra OHAL kapsamında alınan kararların ve yapılan işlerin, ilan edilen OHAL'ın amacına uygun olarak yapılması ve OHAL süresince alınması gereken tedbirleri içermesi gerekirken, TSK'nın tüm yapısını değişikliğe uğratan düzenlemenin köklü ve kalıcı olması, OHAL'in amacının aşıldığını göstermektedir.
Esasen sadece TSK konusunda değil, çıkarılan birçok KHK'nın da OHAL amacı dışında çıkarıldığı da görülmektedir. Ancak konu TSK, Savunma Yapılanması ve Güvenlik olduğu için, bu konudaki amaç dışı düzenleme ayrı bir önem arz etmektedir.
TSK'nın emir komuta birliği bozuldu
Yapılan yeni düzenlemeyle, Kuvvet Komutanlıkları Genelkurmay Başkanlığı'ndan alınarak doğrudan Millî Savunma Bakanlığı'na bağlanmıştır. Ayrıca birçok yönden zaten İçişleri Bakanlığı'na bağlı olan Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı, tamamen İçişleri Bakanlığı'na bağlanarak askeri yapıdan çıkarılmıştır.
Özellikle Kuvvet Komutanlıklarının Genelkurmay Başkanlığı bünyesinden çıkarılması, 9 harp prensibinden en önemlisi olan "emir ve komuta birliği" prensibine ters düşmüş ve pratikte de sıkıntı yaratmıştır. Millî Savunma Bakanlığı'nın hali hazırdaki karargâh yapısının, Kuvvet Komutanlıklarının sevk ve idaresine uygun olmadığı bilinmesine rağmen böyle bir değişikliğin yapılması uygun bir düzenleme olarak görülmemiştir.
Telaş ve aceleyle alınan bu kararın hemen sakıncaları görülmüş, bu sefer Kuvvet Komutanlıklarının İstihbarat ve Harekât konuları Genelkurmay Başkanlığı'na, Personel ve Lojistik konuları da Millî Savunma Bakanlığı'na bağlanmıştır. Bu durum Kuvvet Komutanlıklarının bağlantısında iki başlılık yaratmış, işler daha da zora girmiştir.
Bilahare, Genelkurmay Başkanı'nın Kuvvet Komutanı atamadaki teklifi de dahil bazı yetkilerinin kısıtlanmasıyla emir ve komutada sıkıntı yaratacak bir durum ortaya çıkmıştır. Ancak halen askeri örf, adet, gelenek ve teamüller kaybolmadığı için komutanlar arasındaki sevgi, saygı ve itaat devam etmektedir. Fakat gittikçe siyasileşen bir ortam içinde ileride bunun devam etmesinde tereddütler vardır.
Yeni yapının da ABD'den örnek alınarak düzenlenmeye çalışıldığı kanaati bulunmaktadır. Ancak örnek alınırken ABD'yle Türkiye'nin ve silahlı kuvvetlerinin politik, stratejik ve askeri durumlarının farklı olduğunun hesaba katılmadığı, bu nedenle çarpık bir yapılanmanın ortaya çıktığı görülmektedir.
ABD, Türkiye'den farklı olarak, deniz aşırı ve emperyalist politikaları olan bir ülkedir. Bu nedenle silahlı kuvvetlerinin yapısı kendine özgüdür. Savunma Bakanlığı'na bağlı Kuvvet Komutanlıklarının yapısına bakıldığında onların tüm kuvvetin komutanlığı olmadığı, Eğitim ve Doktrin, Malzeme/Lojistik ve merkezi birkaç birliğe komuta ettiği, ancak ABD Silahlı Kuvvetlerinin bünyesindeki kendi kuvvetine ait tüm unsurları da desteklediği anlaşılmaktadır.
ABD silahlı kuvvetlerinin esas gücü, merkezden Avrupa'ya, oradan da Pasifik'e kadar uzanan 9 adet müşterek / birleşik komutanlıktan meydana gelmektedir.
Genelkurmay Başkanlığı ise, kuvvet komutanlıkları, müşterek komutanlıklar ve diğer unsurlar dahil, tüm silahlı kuvvetlerin koordinesinden sorumlu, savunma planlamaları yapan, savunma bakanı ve başkana danışmanlık hizmeti ve rapor veren bir yapıdadır.
TSK'nın yapısının, farklı politikalara sahip ve demokrasi anlayışı da gelişmiş düzeyde olan ABD'nin özelliklerine göre dizayn edilmiş silahlı kuvvetlerine benzetilmesinin doğru sonuçlar vermeyeceği düşünülmektedir. Her ülkenin kendine özgü konumu, jeopolitik gerçekleri, siyaseti, örf, adet, gelenek, teamül, kültür ve anlayışının olduğu dikkate alınmalı ve TSK'nın yapısına da bu açıdan bakılmalıdır.
Yüksek Askeri Şura'nın yeni yapısı sıkıntılı

Yüksek Askeri Şura'nın yapısı da, maksadını aşan bir şekilde değiştirilerek, askeri şura olarak nitelendirilemeyecek duruma getirilmiştir. Şura'nın askeri durumdan çıkarılması ve sivil ağırlıklı bir yapıya büründürülmesi, Şura'yı işlevini yerine getiremeyecek bir şekle sokmuştur.
Albaylıktan generalliğe ve generallerin bir üst rütbeye terfilerinin, görev sürelerinin ihtiyaca göre uzatılmasının ve emekliliklerinin görüşüldüğü ve karara bağlandığı Şura'ya, bu konuyla yakından uzaktan ilgisi olmayan bakanların dahil edilmesi, şuranın amacına ve işleyişine uygun görülmemektedir.
Şura'ya yeni dahil edilen bakanların, değerlendirmelere kıstas olarak alınan sicil, kanaat, denetleme sonuçları, anket sonuçları, takdirnamelerin kıymetlendirilmesi ve personelin bizatihi tanınması konularına bir katkı yapması mümkün değildir. Düzenlemenin, sadece sivil asker sayısının siviller lehine oluşturulması ve siyasi görüşün değerlendirmeleri etkilemesi için yapıldığı düşünülmektedir.
Bu durumun orduya siyaset girmesine neden olacağı, askerlik anlayışını bozacağı, dolayısıyla güvenliğin bundan etkileneceği, komutanlara güven duygularını zedeleyeceği, dikey ve yatay güven duygusuna zarar getireceği kıymetlendirilmektedir.
Jandarma ve Sahil Güvenlik'in bağlantısında eksiklik var
Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığı, olağan hallerde görev itibariyle İçişleri Bakanlığı bünyesinde hareket eder. Olağanüstü durumlar ve savaş halinde ise TSK'nın bünyesinde görev alır. Hatta bu komutanlıklar, personel başta olmak üzere birçok konuda TSK tarafından takviye edilir. Birçok yönleriyle de birbirlerini tamamlar.
Subaylar, Kara ve Deniz Harp Okullarında ve Harp Akademilerinde yetişir. Bu nedenle İçişleri Bakanlığı'yla bağlantının yanında, Genelkurmay Başkanlığı'yla da koordinasyon içinde hareket eder, TSK bünyesinde ve bölünmez parçası olarak mütalaa edilir. Asker olarak nitelendirilir.
Bunların TSK'nın bünyesinden çıkarılması ve her konuda İçişleri Bakanlığı'na bağlanması, güvenlik koordinasyonunda sıkıntı yaratabilecek, personelinin asker olma niteliklerini törpüleyecek ve bu da disiplin, sevk ve idare, moral ve motivasyonunu etkileyecektir.
Yeni düzenlemenin, faydalı olamayacağı, sıkıntılar ortaya çıkarabileceği düşünülmekte, uygulamanın sadece TSK'nın gücünün paylaştırılması için yapılmış olabileceği intibaı yaratmaktadır. Yeniden düşünülmesi olumlu sonuçlar verebilecektir.
Milli Savunma Üniversitesi yapısındaki yanlışlıklar
KHK'larla Harp Okullarındaki öğretime son verilmiş, Harp Akademileri Komutanlığı kapatılmış, yeni bir düzenlemeyle Millî Savunma Üniversitesi (MSÜ) kurulmuştur. Harp Okulları kendi kuvvet komutanlıklarının bünyesinden çıkarılarak MSB'ye bağlı MSÜ'nün bünyesine alınmıştır. Kurmay subay yetiştirilmesinin de, yüksek lisans kapsamında, MSÜ'nün içinde yer alacak olan enstitüler tarafından yapılacağı ifade edilmiştir.
Bu uygulamayla kuvvet komutanlıklarının kendi ihtiyaçlarına uygun, kendi gelenek ve teamüllerine ve ön gördüğü niteliklerine göre subay yetiştirilmesine son verilmektedir. Bilgi, tecrübe ve kültür birikimi yok sayılmaktadır. Yüksek düzeyde planlama yapacak, strateji oluşturacak ve yüksek düzeyde komutanlık yapacak kurmay subay eğitim ve öğretimi de, TSK bünyesi dışında sivillerin yöneteceği bir üniversiteye bırakılmış olacaktır. Diğer bir deyimle sivillerden askeri lider yetiştirmesi beklenecektir.
Darbe teşebbüsünün yarattığı bir ruh haliyle aceleyle alınan bu köklü kararların, pratikte uygun sonuçlar vermesi olası değildir. Sadece kâğıt üzerinde kalan bir durumla karşılaşılacaktır. Bu uygulamaya süratle son verilmediği takdirde, emir komutada sevk ve idarede telafisi mümkün olamayacak sonuçlarla karşılaşılabilecektir.
Bu düzenlemenin hemen değiştirilmesi, subay ve kurmay subay ihtiyacının çok fazla olduğu bu dönemde biran evvel eğitim ve öğretime başlanması gerekmektedir. Buralara alınacak personelin niteliklerinin de cumhuriyetin ilkelerine, silahlı kuvvetlerin de özelliklerine uygun olmasına dikkat edilmelidir. Muharip lider subayın Harbiye'den yetişeceği, dışarıdan toplama personelle bu ihtiyacın giderilemeyeceği, üstelik yapıyı da bozacağı düşünülmelidir.
Yapılan çalışmada, ABD'deki Millî Savunma Üniversitesi uygulamasından örnek alınmak istendiği anlaşılmaktadır.
ABD Millî Savunma Üniversitesi, genelde lisan üstü eğitim veren, birçok subayın olduğu gibi özellikle sivillerin savunma planlamaları konusunda yetişmelerini sağlayan bir kurumdur. Burada yüksek lisans yapan sivillerin bir kısmı Savunma Bakanlığı'nda ve Pentagon'un diğer bölümlerinde, hatta Dışişleri başta olmak üzere, ihtiyaç duyulan diğer bakanlık ve birimlerde çalışan, bir kısmı da çalışacak olan üniversite mezunlarıdır. Bünyesinde ne harp okulları, ne de harp akademileri bulunur. Bizdeki kapatılan Millî Güvenlik Akademisi'yle Kara Harp Okulu bünyesinde faaliyet gösteren Savunma Bilimleri Enstitüsü'ne ve Harp Akademileri bünyesindeki Savunma Araştırmaları Enstitüsü'ne (SAREN) benzetilebilir.
ABD'de Kuvvet Harp Okulları ve Kuvvet Harp Akademileri kendi kuvvet komutanlıklarına bağlıdır. Bu nedenle örnek alınan sistemin yanlış bir şekilde TSK'ya uygulanmak istendiği açıktır.
Askeri liseler ve astsubay hazırlama okulları kapatılmamalı
KHK'yla askeri liseler ve astsubay hazırlama okulları da kapatılmıştır.
Harp Okullarına gelecek öğrenci kaynağının da tamamen sivil liselerden olması ve öğrenci seçiminde ideolojik düşüncelerin de yer alabilmesi endişe veren bir durumdur. Harp Okulları'na bir kısım öğrencinin sivil liselerden alınması uzun bir süredir uygulanmaktadır. Bunlar askeri liselerden gelen öğrencilerle birlikte eğitim ve öğretim gördüğü için, askerliğin gelenek ve göreneklerine daha çabuk intibak ederek sorun teşkil etmemektedir.
Askeri liseler bir kültür ve gelenektir. Harp okullarına şeklî ve ruhi hazırlık yapan okullardır. Astsubay hazırlama okulları da TSK'ya uygun personel yetiştirir. Bu okullar, eğitim ve öğretimde sosyal ve fırsat eşitliği de sağlayan müesseselerdir. Kapatılması uygun değildir. Yeniden bir düzenlemeyle faaliyetine başlaması uygun olacaktır.
Askeri sağlık ve adalet sistemi ortadan kaldırılmamalı
Asker hastanelerinin sivilleştirilmesi ve tamamının Sağlık Bakanlığı'na bağlanması da birçok sıkıntıyı beraberinde getirmektedir. Ayrıca yeni uygulamanın Sahra Sıhhiye Hizmetini de ortadan kaldırdığı görülmektedir. Savaşta en önemli moral faktörlerinden biri de sıhhiye hizmetinin iyi işlemesi ve her an askerin yanında olduğunu hissettirmesidir.
Belli başlı ülkelerin silahlı kuvvetlerinin tümünde, sağlık ve sıhhiye sistemi, askerî doktor, askerî hemşire, askerî sağlık personeli, asker hastaneleri mevcuttur. Bunların yerleri başka hiçbir şeyle doldurulamaz. Hem savaşta, hem de barışta moral ve motivasyon kaynağıdır. Tecrübeleri de inkâr edilemez.
Terör örgütü haline gelerek darbe teşebbüsünü gerçekleştiren bir cemaatin (FETÖ), buralarda yuvalandığı gerekçesiyle bütün sistemin Sağlık Bakanlığı'na devredilmesi ve sivilleştirilmesi sorunu halletmeyecektir. Devredilen de bir devlet kurumu olup, FETÖ'nün bütün devlet kurumlarına sızdığı da bir gerçektir. Hatta sadece bu örgütün değil, başka cemaatlerin de kurumlarda etkili olabileceği de düşünülmelidir.
Bu nedenle sistemin, çarpık düşüncelerden temizlenip, yeni ve temiz bir sayfayla aslına uygun olarak görevine devam etmesi uygun mütalaa edilmektedir.
Askerî adalet sisteminin de, en azından NATO ülkeleri askeri adalet sisteminin incelenerek yeniden düzenlenmesinde fayda görülmektedir. Nitekim askerî konularda tecrübe kazanmamış bir adalet sisteminin, silahlı kuvvetler için pratikte sağlıklı bir adalet gerçekleştirmesinde sıkıntılar yaratabileceği dikkate alınmalıdır.
SONUÇ
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden hemen sonra ilan edilen OHAL kapsamında çıkarılan KHK'ların en önemlilerinden biri TSK'nın yapısı, bağlantısı ve içeriğiyle ilgilidir. Ancak bu konudaki kararname, OHAL ile sınırlı değil, kalıcı bir durum göstermektedir.
Yapılan yeni düzenlemenin, darbe teşebbüsünün etkisiyle biraz panik, biraz heyecan içinde, biraz da çabuk etkinlik yaratma düşüncesiyle aceleyle yapıldığı ve ayrıca bunun tamamen TSK'ya olan güvensizliğe dayandırıldığı da görülmüştür.
Bir daha darbeye teşebbüs edilememesi düşüncesiyle alınan kararların, o zamanki şartlar ve halet-i ruhiye içinde alınmış olmasını bir noktada makul karşılamak mümkündür. Ancak buna benzer bir yapının, yazının bir bölümünde de belirtildiği üzere önceden hazırlandığı, karşılaşılan durumdan sonra birkaç değişiklikle yürürlüğe sokuldu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan, bunların bir rövanş alma algısı oluşturduğu da bazı çevrelerce ifa edilmektedir.
Bu kapsamda yeni düzenlemenin, TSK'nın görevlerini sağlıklı bir şekilde getirmesine engel teşkil ettiği, moral ve motivasyonunu olumsuz etkilediği, bulunduğumuz coğrafya, jeopolitik durum, karşı karşıya bulunduğumuz canlı ortam ve gerçekler dikkate alındığında, ülkemizin şartlarına uyum sağlamadığı değerlendirilmektedir.
Bu nedenlerle zaten OHAL kapsamıyla sınırlı ve geçici olması gereken yeni düzenlemenin, OHAL döneminin tamamlanmasıyla sona erdirilmesinin, eski sistemin mevcut hafızası kaybolmadan yeniden bir çalışma yapılarak makul ve gerçekçi bir anlayışla yeniden düzenlenerek hayatiyete geçirilmesinin uygun olacağı kıymetlendirilmektedir. Ayrıca böyle bir yaklaşımın, yanlış algılamaları da ortadan kaldıracağı, büyük bir moral, motivasyon ve şevk yaratacağı da düşünülmektedir.
*
Atatürk ve Harbiyeli Anıtı
*
24 metre yükseklikte ve 6 metre genişlikte olan Atatürk ve Harbiyeli Anıtı 1000 insan figürünü barındırmaktadır. Geçmişi ve güçlülüğü simgeleyen 3 metre yükseklikteki büyük bir çınar ağacının kökü üzerinden başlayan anıtın en önünde ve 4 metre yüksekliğinde Atatürk Heykeli, bir adım arkasında çeşitli rütbelerde subaylar grubu ve arkasında gittikçe çoğalan Genç Harbiye Öğrencileri yer almaktadır. Anıt Atatürk'ün doğumunun 100. yıldönümü nedeniyle yaptırılmıştır. Heykeltıraş merhum Prof. Dr. Tankut Öktem bu Kara Harp Okulu Anıtı ile Time Dergisi'ne kapak olmuştur.
(Kaynak: TSK'nın bozulan yapısı sıkıntı yaratıyor - Armağan KULOĞLU)

4 Şubat 2017 Cumartesi

"BURSA’NIN BİR 'PAŞA'SI VARDI", Gazeteci-Yazar: Av. ERTUĞRUL MAT

BURSA’NIN BİR 'PAŞA'SI VARDI
ERTUĞRUL MAT
Bursa’nın yetiştirdiği en iyi haber gazetecilerinden biri olan rahmetli Hüseyin Kuşku, Tercüman Gazetesi’nin Bursa temsilcisiydi. Tercüman Gazetesi o zaman, Hürriyet’le ölümüne bir tiraj yarışına girmiş ve bugün gazetelerin vazgeçilmezi haline gelmiş bulunan magazin ilâvelerinin ilki olan ‘İnci’yi çıkarmaya karar vermişti.
Hüseyin Kuşku’dan İnci’nin ilk nüshası için Zeki Müren’le Uludağ’da karlar üzerinde bir röportaj yapması istenmişti.
Hüseyin için, hiçbir haber ulaşılmaz, hiçbir insan konuşulmaz değildi.
Üstelik Zeki Müren de çocukluk arkadaşıydı.
Hemen randevuyu ayarladı. Uludağ’da karlar üzerinde nefis fotoğraflar alındı.
Müthiş bir röportaj hazırladı.
MİHRACE’NİN YERİ
Röportaj bitince, Zeki Müren de, Hüseyin Kuşku da tatlı bir yorgunluk içinde, otelde güzel bir akşam yemeği yediler. Sonra da Küçük Yazıcı Otel’in hemen yakınında briketlerden inşa edilmiş ve meşhur Foto Mihrace tarafından kurulan ‘Mihrace’nin Yeri’ adlı tavernaya gitmeye karar verdiler. Burası Uludağ sosyetesinin vazgeçemediği bir yerdi.
O zamanların Kulüp rakısı gibi, Kulüp marka çok meşhur bir şarabı vardı. Bu şarap Mihrace’nin Yeri’nde, büyük bakır bir tencereye boşaltılır kaynatılır, üstüne de tarçın ekilerek ikram edilirdi. Uludağ’ın gece ayazında üşüyenler bu terkipte müthiş bir lezzet bulurlardı.
MÜREN KAPIDAN GİRİNCE…
Gece yarısına az bir zaman kalmıştı.
Hüseyin Kuşku ile Zeki Müren, kapıdan adımlarını atmışlardı. Zeki Müren kapıda görününce, müzik susmuş, dans edenler durup kapıya yüzlerini çevirmişlerdi. Sinek uçsa duyulacak gibiydi.
Birdenbire sessizliği Bursa’nın ‘Piç C.’ lâkaplı meşhur avukatlarından C.D.’in gür sesi bozdu.
“Kuşku! Pipin sağ olsun…”
O yarı sarhoş, eğlencenin doruğuna çıkmış toplulukta bile buz gibi bir hava hasıl oldu.
Hüseyin Kuşku, yarı şaşkın, yarı öfkeli…
Sağ elini yumruk yapıp ağzına sokmuş ısırıyor, kalp çarpışlarını bastırmaya çalışıyordu.
GÜLMEKTEN YERE SERİLDİLER
Zeki Müren’in sesi sessizliği bozdu:
“Üzülme Hüseyin Bey! Senelerdir Zekiciğinin poposu milletin ağzındaydı, bu akşamsa senin pipin beyefendinin ağzında…”
Bu sözleri tabii ki şuh bir kahkaha takip etmişti.
İçerde bulunanların bir kısmı alkışlıyor, bir kısmı gülmekten yerlere seriliyordu…
Hiçbir şey olmamış gibi onlar da alkışlar eşliğinde tavernanın kalabalığı arasına katıldılar. Bir masaya ilişip, tarçınlı sıcak şaraplarını yudumladılar.
Paşa da, Kuşku da, avukat da hakkın rahmetine kavuştular.
Mekânları cennet olsun…
Zeki Müren’in Ankara Köşk
Gazinosu’nda misafirleri
Bursa’da avukatlık yaptığım zamanlarda, Ahmet Cenkçiler, Bedri Elibollar, Hüseyin Kuşkular ve Bursa Cumhuriyet Savcısı Turhan Olgaçlarla çok samimiydik.
Sık sık ailece bir araya gelir, bazen de cumartesi akşamları,  eşlerimizle birlikte Gemlik’e, o zaman deniz kenarında olan Tibel Oteli’nin lokantasına gider eğlenirdik.
Turhan Bey’in karısı Sevim Hanım, Zeki Müren’in teyzesinin kızıydı ve Zeki Bey tek akrabası olan Sevim Hanım’ı çok severdi. İstanbul, Ankara veya İzmir’de sahneye çıktığı zaman, Sevim Hanım’la eşi Turhan Bey’i, sahne aldığı şehre davet eder, onları bir otelde misafir eder, akşamları da sahnenin en önünde kurdurduğu bir masada ağırlardı.
MİSAFİRİN MİSAFİRİ OLMAZ
Ben milletvekili olup, Ankara’ya yerleştikten kısa bir müddet sonra,  bir gün Bedri telefon etti. Turhan Bey’le beraberdiler. “Zeki Bey, Sevim Hanım’la Turhan Bey’i Ankara’ya davet etmiş, yarın benim arabayla ve hanımlarla Ankara’ya geliyoruz. Yarın akşam kimseye söz verme, hep beraber Zeki Bey’i dinlemeye gideceğiz” diyorlardı.
“Bedri” dedim. “Misafirin misafiri olmaz. Ama yarın ben Köşk Gazinosu’na telefon eder, şefle konuşur, sizin masaya bitişikmiş gibi iki kişilik bir masa koydurur, aynı masadaymış gibi eğleniriz” demiştim ama şef Zeki Bey’e söyleyince, “Olur mu öyle şey?” demiş, mecburen aynı masada oturmuş, müthiş de eğlenmiştik.
Program bittikten, salon boşaldıktan sonra, “Zeki Bey’i tebrike gidelim” dedik. Soyunma odasında, Zeki Bey, ayaklarını altına almış, bir divanda oturuyordu. Sırtında bir de bornoz vardı.
Sahne yorgunluğunu ve terini atıyordu.
Ben Zeki Bey’le tanışmamıştım ama Zeki Bey, zaman zaman ufak tefek kaçamak için Uludağ’a çıkan Bedri’yi tanıyordu. Sevim Hanım’la Turhan Bey’in, Zeki Müren’i tebrik edip sarılıp öpüşmelerinden sonra, Bedri bir hamle yapıp çok zarif bir şekilde bir erkeğin elini sıkmakla, bir bayanın elini öpmek arasında bir pozisyonla eğildi ve Zeki Bey’in kulağına usulca, “Yanımdaki karım” dedi.
Zeki Bey hafifçe gülümsedi.
NE BENSİZ NE BENİMLE…
Sonra, Sevim Hanım beni ve eşimi “Bursa Milletvekili Ertuğrul Mat ve eşi Fatma hanım” diyerek takdim etti.
Ben hem uykusuzluğa hem de içkiye pek dayanamam.
Kim bilir yüzüm ve bakışlarım nasıldı ki, Zeki Bey birdenbire, “Ay! Ne de yakışıklıymış, beyefendi o ne şehvetli bakış öyle?” demez mi?
Bende ne içkinin ne de uykusuzluğun tesiri kalmazken, hanımın kaşları çatılmıştı.
Zeki Bey, sonra Bedri’yi göstererek, Neş’e Hanım’a “Ah hanımefendi!.. Bu da ne çapkındır bir bilseniz?” diye ilave etmez mi?
Sevim Hanım, Turhan Bey dahil hepimiz şaşırıp irkilmiştik.
Sonra Zeki Bey, şuh bir kahkaha atarak, “Üzülmeyin hanımefendiler, şaka şaka… Biz böyle kotarır, sonra da eşlerine teslim ederiz” dedi.
Tabii biz güler gibi, hanımlar tebessüm eder gibi yaptılar.
Eve gelince, rahmetli eşim, “Ertuğrul, bensiz Zeki Müren’e gidemezdin, bundan sonra benle de gidemezsin” deyip kestirip attı.
Turizm Bakanı, Erol Simavi ile Zeki Müren’i dinlemeye gidince
Ahmet İhsan Bey Turizm Bakanı’yken, Tıbbiye’den sınıf arkadaşı ve o günlerin çok popüler ismi olan Prof. Cihat Abaoğlu bir gün telefon edip, “Ankara’da, Büyük Ankara Oteli’ndeyim. Uğra da hem kahve içer hem de eski günleri yâd ederiz” deyince, Ahmet Bey de, Köşk Gazinosu’nda Zeki Müren’e gitmeyi teklif eder. Mutabık kalırlar.
Ahmet Bey otele geldiğinde Cihat Hoca, Erol Simavi’yle kahve içmektedir. Oturunca ona da kahve söylerler, kahve gelene kadar, gruba katılanlar artmış, sonra da hep beraber kalkıp gazinoya gidilmişti. Hep beraber masaya oturulurken, Ahmet Bey kafadan bir hesap yapmış ve “Maaşın yarısı gitti” diye düşünmüş.
GELSİN ÇİÇEKLER GİTSİN ISTAKOZLAR
Bununla kalsa iyi de, daha masaya oturur oturmaz garsonlar üşüşmüş, herkesin önüne bir şişe viski konulmuş, masaya karidesler, havyarlar, ıstakozlar birbiri ardına sıralanmıştı.
Çile bitmemiş, program başlayınca, her çıkan sanatçıya masadan muhteşem bir çiçek de gitmeye başlamış. Hele, alt kadrodan hanım bir sanatçı sahneye çıkınca Erol Bey’in şef garsonu çağırıp, “Bu hanımın sesi güzel ama tuvaleti kötü, yarın Faize’ye gitsin, kendisine bir tuvalet alsın” deyince, Ahmet Bey, bunu ne bir aylık, ne bir yıllık, ne de bir dönemlik maaş karşılar diye hesap etmiş, dünyası kararmış. Boğazı düğümlenmiş, artık ne bir parça mezenin ne de bir yudum rakının tadı kalmıştı.
SİMAVİ’DEN BAŞKASI HESAP VEREMEZ
Zeki Müren çıkınca, Ahmet Bey için kıyamet kopmuştur. Masada bulunanların her biri için sahneye çelenkler sıralanınca, ne şarkı ne alkış, ne neşe, ne de Zeki Müren vardır artık. Program bitince, son bir gayretle doğrulup, hesabı isteyince, şef garson kulağına doğru eğilip, “Erol Bey’in bulunduğu masada başkası hesap veremez” deyince, Ahmet Bey, “Ulan eşşoğlueşşek! Bunu baştan söylesene… Bütün gece lokmalar boğazıma dizilip durdu” diye bağırmış ve tabii ki masadakiler gülmekten yere yatmışlardı.
Merhum Kırımlı bu anısını anlatınca, “Ah benim sevgili abim, senden sonra gelenler, öyle bir masada, hesap vermeyi düşünüp, hiç terlerler miydi?” demiştim. Mekânı cennet olsun.
Not: Bu yazıyı hatırlarken, Sayın Mehmet Çuhadar’ın fotoğraf ve hatıralarından istifade ettim. Kendilerine teşekkür ederim.